kayıtdışı_o3 doku[n

 

‘Biz bir nesneye bakarken, göz ona dokunur ve henüz o nesneyi görmemişken bile, ona çoktan dokunmuşuzdur.’

 

Maurice Merleau-Ponty[1]

 

Görmek, çevreyi algılayışımızda egemen olan duyumuzdur ve olguları kavrayışımızı büyük ölçüde şekillendirir. Çoğu disiplin, etrafımızı saran gerçekliğe dair bilginin edinilmesinde dokunma duyusuna nadiren ya da ikincil olarak başvurur. Oysa dokunma duyusu sahip olduğumuz en büyük organ tarafından gerçekleşitirilirken, tüm bedenimizi sararak fiziksel mevcudiyetimizi kapsar. Deri dokusu, dış çevre ile iletişimdeki ilk arayüzümüzü ve tehditlere karşı zırhımızı teşkil eder. Gözün saydam tabakası dahi değişime uğramış bir deri dokusundan ibarettir [2]. Sosyal yapının ve tarihsel süreçlerin içinde yoğrularak egemen hale gelmiş, gözlemden yola çıkıp sebep-sonuç ilişkisini, sonuca ulaşmanın kaçınılmaz yöntemi olarak tanımlamış iktidar odaklı [3] söylemlerin eleştirisinde, kaçınılmaz olarak dokunma düşüncesine temas edilmiştir [4]. Çünkü dokunma, periferik bakışın kapsamına girenlerin, diğerinin sahip olduğu kavrayışın, görece daha kısıtlı bir bilincin eyleme yönelmiş düşüncesinin, deneyimin, duygulanımın tartışılmasını olanaklı kılar [5].

Dokunularak üretilmiş sanat nesnesinin ve aynı sanat nesnesinin kendini deneyimleyen özneye dokunma olasılıklarının önünü açar [6]. Çünkü deneyimlemenin özü dokunmayla yoğrulmuştur [7]. Dokunma ve deneyim, mimari, toplumsal, teknik, politik olguları, idealize edilmiş bir zaman kesiti içinde ve tek kaçış noktasına odaklanmış bir görünüm bağlamında değerlendirmeyi boşa çıkartmaktadır . Mimarlık nesnenin anlamsal, biçimsel, temsili tezahüründense, çeşitli güç alanlarının etkisiyle şekillenen performatif yönüyle değerlendirilmesine olanak tanır [8]. Zamanın akışı içinde oluşan olayları, izleri hesaba dahil etmeyi zorunlu kılar. Parça- bütün ilişkisi yerine zayıf bir Gestalt’ı , stratalar üzerine inşa edilmiş bir kavrayış yerine organsız bedenleri [9], doğaçlama anlatımları bırakır eşiğimize. Periferik bakışta, bina ve topoğrafya arasındaki ayrım bir zorunluluk olmaktan çıkar; topografya mimariyi bir deri dokusu gibi sarar. Kent, bina, topoğrafya sonsuz bir katlanmışlık dizgesi içinde birbirine karışır, erir ; tek bir morfolojik amalgama evrilir. Bu dönüşüm içinde sosyal, çevresel ve tinsel nitelikleriyle dokunabildiğimiz; tasarımın sosyal ve etik yönlerini göz önünde bulunduran mimari, lezzetli bir mimaridir [10]. Böyle bir kentte, farklı kamusallıkların, karşılaşmaların, geçici biraraya gelişlerin yarattığı ortak alanların varlığını düşleyebiliriz [11]. Olguları ele alış biçimimizi böylesine değiştiren bir perspektif, kentsel mekan/yaşama dair gördüğümüz olanak/olanaksızlıklarla hissettiğimiz potansiyel/sınırlar arasındaki geçişlilik sürecini başlatacaktır.

Tema tam da bu nedenle eylemsel açılımlarıyla, kavramsal olarak dokunmanın olanaklı kıldığı tüm hissetmeleri kapsayan bir içerikte kurgulanmıştır. Çünkü dokunma duyusunun oluşabilmesi için dokuların teması gereklidir. Doku, parçayı ve bütünü tanımlar, onları benzer uzamlar kapsamında biraraya getirerek duyumun gerçekleştiği ortamı oluşturur. Deri ve diğer organlar biyolojik; topoğrafya jeolojik; toplumsal örüntüler, metinler ve kent, kültürel dokulara örnek olarak değerlendirilebilir. Bu dokuların canlılığını koruyabilmesi için dokular arası etkileşimin süreğenliği önem taşımaktadır. Dokular arası etkileşimin yani eylemin yokluğunda duyumun yittiği bir uyuşma [12] noktasına varılır. Dolayısıyla dokunma, temasa ve duyuma ilişkin her tür yaklaşımı kritik bir kavramlar yığınıyla yüzleşmek durumunda bırakmaktadır. Dokunmanın eylemsel ve duyumsal çağrışımları etrafımızda olup bitene dair izlenimlerimizi dönüştürme potansiyelini halihazırda barındırdığından çeşitli ‘dokunma’ biçimlerinden, ‘dokunulmaz’lardan, ‘dokunulmamış’lardan da bahsetmeyi de elverişli ve elzem kılmaktadır [13].

Dokular, sınırlar, strüktürler, metinler ve bedenler arası bağlamsal ilişkilerin, eylemin, şiddetin izinde bir deneyim için Kayıtdışı herkesi 8-13 Şubat aralığında YTÜ'ye düşünmeye, tartışmaya, dokunmaya davet ediyor [14].

 

 

Notlar.

 

[1] Levin, D.,M., (1993), ‘Introduction’, Modernity and Hegemony of the Vision, University of California Press, s.14,

Maurice Merleau-Ponty, çağdaşları olan Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Simon de Beauvoir gibi düşünür ve edebi kişiliklerden etkilenmiş Fransız görüngübilimcidir. Bilimsel bakışı safça ve çoğunlukla da samimiyetsiz bulan, antibilişselci bilişsel bilimin kapsamını belirleyen düşünürlerden olmuştur. ‘Göz ve Zihin’, ‘Görülebilen ve Görülemeyenler’ gibi çalışmalarıyla Ekofenomenolojinin (insanla diğer canlı türlerinin ilişkiselliği) ve Feminist düşüncenin etkilendiği bir düşünürdür. Merleau-Ponty, bakmanın, görmekle ayrımını ortaya koyan aforizmasında, dokunmanın bu iki olguyla ilişkisini sorguluyor.

^-----

[2] Montagu, A., (1971), Touching: The Human Significance of the Skin, Harper & Row, New York, 1986, s. 3

^-----

[3] Pallasmaa, J., (2000), Hapticity and time: notes on fragile architecture.’, The Architectural Review, No. 1939, 78–84

Terminoloji bizi yunanca ve latince kökler olan ve her ikisi de dokunmayla ilintilendirilen ‘haptesthai’ ve ‘tactilis’ yüklem köklerine götürür. İngilizce metinlerde ‘haptic’ ve ‘tactile’ sözcükleri olarak karşımıza çıkan bu terimler dilimize ‘dokunma duyusu ve onunla ilgili’ anlamları karşılayacak şekilde geçmiştir.  Pallasmaa’nın konu üzerine yazdığı metinde odaklanmış görüş ve odaklanmamış periferik görüş arasındaki ayrıma işaret edilmektedir. Odaklanmış görüş anlık bir durumu yakalayabilir. Oysa (mimari) deneyimdeki gerçeklik, periferik (çevresel) ve öngörüye dayalı algıyı gerektirmektedir. Odaklanmış görüş bizi olgular karşısında birer dış gözlemciye indirgerken, periferik algı retinal imgeleri mekansal ve bedensel bir dahil oluşa dönüştürerek olayın kendisine katılımımızı destekler. Odaklanmış görüş, sebep-sonuç ilişkisi ile akıl yürütmeye (effectivity), genel, herşeye hakim olabilecek stratejik bir planın geliştirilmesine işaret ederken; periferik (odaklanmamış) görüş (ya da algı) dokunmaya, duygulanıma (affectivity), yapılan planı gerçekleştirmek üzere belirlenen yönteme, taktik olana göndermeler içerir. Bu arada etimolojik bir çılgınlığa kapılmak isteyenler için ‘odak’ sözünün Türkçede od=ateş, odak, ocak; ‘focus’ sözünün ise Latince foc=ateş, ateş yakılan yer anlamı içerdiğini belirtmek isteriz. Buradan _eğer varsa, sağlanabilecek açılımları okuyucuya bırakıyoruz…

^-----

[4] Pallasmaa, J., (2000), Ibid.,

İçinde bulunduğumuz kültür erke ve egemenliğe arzu duyar. Aynı biçimde mimarlık da, güçlü bir imgenin ve etkinin arayışı içindedir. Böyle olması gerekmediğini düşünen İtalyan düşünür Gianni Vattimo, ‘zayıf ontoloji’ ve ‘kırılgan düşünce’ kavramlarını ortaya atmıştır. Benzer kavramlar ‘zayıf mimari’ adı altında Ignaside Sola-Morales ve Peter Eisenman’ın söylemlerinde de karşımıza çıkar.   Erk mimarisi tek ve etkiliyici bir görünüme karşı motive olmuştur. Zayıf mimari ise bu motivasyondan yoksundur; bağlamsal ve yanıt verebilen, ‘olay’ı merkezine alan, dokunan bir mimaridir. Harold A., (1989), Juhana Blomstedt, Weilin+Goos, Helsinki, Benzer biçimde Finlandiya’lı sanatçı Juhana Blomstedt’in Dinleyen Göz (The Listening Eye) adını verdiği çalışma dizisinde Patriyarkal (babaerkil) egemenlikten azad edilmiş mütevazı bir bakışa göndermede bulunur. Foucault, M., (1979), Discipline and punish: The birth of the prison. (çev. A. Sheridan). Oxford, England: Vintage,  Egemenlik arayışındaki toplumun en çarpıcı örneklerinden birini panoptisizm  (herşeyi bir anda görme) tartışmasında Foucault vermektedir. Foucault, Jeremy Bentham’ın panoptikon hapishane planını, modern disipliner toplumların bir diyagramı olarak sunar.

^-----

[5] Mahiques, M, (2009), Essay on Haptic Perception,

http://myriammahiques.blogspot.com/2009/10/essay-on-haptic-perception.html 

Merleau-Ponty, M., (1964 ) , "Eye and Mind," in The Primacy of Perception, Northwestern Univ. Press

Algı sırasında görmek ve hareket etmek iç içedir. Görmek, yakına gelerek, dokunarak görme hareketidir. ‘ Görünür olan ile hareket etme arzusu örtüşür’. İzleyici, hareket ederek gören kişidir. Dokunur, dokunulur, etkilenir, hareket ettirilir, hareket eder.

^-----

[6] Molyneux, W., (1688), Letter to John Locke, 7 July, in The Correspondence of John Locke (9 vols.), E.S. de Beer (ed.), Oxford: Clarendon Press, 1978, vol. 3, no. 1064.

 Yaklaşık üç asırdır bilişsel ve algısal mekanizmalara dair anlayışımıza meydan okuyan soru ilk kez 1688'de John Locke'a yazılan bir mektupta William Molyneux tarafından ortaya konuyor:  " Doğuştan kör olan birine aynı malzemeden yapılmış ve aşağı yukarı aynı büyüklükte olan bir küp ile bir küre arasındaki farkı dokunarak anlamayı öğrettiklerini varsayın. Öyle ki, dokunduğunda hangisinin küp, hangisinin küre olduğunu söyleyebilsin. Bu küp ve küre, bir masada duruyorken körün görmeye başladığını varsayın. Bunları yalnızca bakarak, dokunmadan ayırt edip hangisinin küp hangisinin küre olduğunu söyleyebilir mi?"

Sacks, O., (1995), "To See and Not See", An Anthropologist on Mars: Seven Paradoxical Tales, New York: Vintage

"Hayvanat bahçesinin kapısında duran goril heykeli, Virgil'in görsel algısını test edebilmesi için çok güzel bir tesadüf oluyor. Doktorlar, heykeli elleriyle kavramasına izin veriyorlar. Sonuç pek de şaşırtıcı olmuyor: "Pek de insana benzemiyormuş" diye mırıldanıyor Virgil; gerçek gorile dönerek heykelini elleriyle deneyimledikten sonra onu tarif etmeye başlıyor. Virgil, dokunarak görüyor ve gözleri açıldıktan sonra hayat onun için çok daha zor olmaya başlıyor. "

^-----

[7] Mahiques, M, (2009), Ibid.,

^-----

[8] Volk, C., J., Marcus, A., M., (2009), ‘Haptic Diagrams: From Cinematography to Architectural Performance’, Journal of Architectural Education, ACSA, s. 71-76 ,

Deleuze ve Guattari’ye göre dokunsal diyagramlar (haptic diagrams) henüz “gerçek” olmayanın inşaasına olanak tanıyan “soyut makinalar”dır. Mimariyi anlamsal ve biçimsel temsilden kurtararak performatif düşüncenin önünü açan diyagramlar mimarın hayallerini gerçekleştirmesinde etkin bir araca dönüşür.

^-----

[9] Deleuze, G. Guattari, F., (1987) A Thousand Plateaus , (çev. Brian Massumi), Minneapolis: University of Minnesota Press, s. 154, 158 – 159,

Deleuze ve Guattari, stratalara ayırma saplantımızın içinde bulunduğumuz bütünlüğü kavrayamamakla ilgili olduğu, bazı şeylerin parça-bütün ilişkisi içinde değerlendirilemeyeceği olgusunu, ‘Nasıl Kendinizi Organsız Bir Beden Yaparsınız?’ sorusunu sorarak irdeliyor: 'Organsız bedenlere (OzB) ilişkin sorun Tek ile Çok olanı değil tek ve çok arasındaki herhangi bir karşıtlığın çok ötesine uzanan birbirine kaynaşmış bir çoğulluğu ilgilendirir… OzB organların ne bütünüyle karşıtıdır ne de organlar onun düşmanı. Organizmadır onun düşmanı olan. OzB organların değil organizma diye adlandırılan organların organizasyonunun karşısındadır. …sürekli stratalara ayrılıyoruz , ama kimdir bu biz; ben olmadığıma göre? … Bizi ilgilendiren, diğer bir deyişle en dolaysız biçimde bağlayan üç büyük stratayı gözden geçirelim: organizma, anlamlandırma ve öznelleştirme. Organize olacaksınız (örgütleneceksiniz), bir organ olacak, bedeninizi eklemlendireceksiniz; yoksa bozunursunuz.  Gösteren (anlamlayan) ya da gösterilen (anlamlanan) olacaksınız, yorumlayan ya da yorumlanan; yoksa ancak bir sapkınsınızdır. Bir özne olacaksınız, tek olmaya çakılıp kalmış ve telaffuzun öznesi olarak ifadenin öznesinin içine sarmalanmış; yoksa bir serserisinizdir…'

^-----

[10] Dychoff, T., (2007),  ‘Slow Architecture That Tastes Good’,

http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/visual_arts/architecture_and_design/article3075611.ece

Architectural Review Dergisinin verdiği AR mimarlık ödülleri 2007 yılında Madrid’li mimarlık stüdyosu Ecosistema Urbano Arquitectos, Tokyo’dan Taketo Shimohigoshi ve Şili’li mimarlık firması FAR: Frohn & Rojas arasında paylaşıldı. Peter Zumthor, insan elinin izini taşıyan ve ‘yavaş mimari’ adını verdiği dokunabilen bu mimarilerin yaklaşımını, lezzet içeren ve yerel üretim olan ‘slow food’a benzetiyor.

^-----

[11] Tan, P., (2009),  ‘Prada Transformer Gerçekten Dönüşüyor mu?’, Yenimimar, no.77,

Pelin Tan, OMA’nı son tasarımlarından olan Prada Transformer üzerinden kentteki kamusal alanın hangi atıflarla değerlendirilebileceğini tartışırken soruyor: ‘…Ya mimari ya da sanat olabilecek, rastlantısal karşılaşmalara yol açan esnek, etkinlikler ve bağlamını dönüştürerek geçici bir araya gelmeler ile ortak alanlar yaratabilecek radikal bir kentsel unsur yaratmanın sırrı nedir? Bu kentsel unsur aynı zamanda; kent pazarının değişim değerine hizmet eden büyük bir "gösteri" (spectacle) aracı olmadan, farklı kamusallıkları bir araya getirebilecek geçici bir çevre ve muhalif yaratıcı bir kültür oluşturarak, mekansal idrakın (bilginin) yayılmasına da aracı olabilmeli mi?

^-----

[12] Sacks, O., (1970), The Man Who Mistook His Wife For A Hat: And Other Clinical Tales, A Touchstone Book Published, NewYork,

Sacks, Christina adlı 27 yaşında bir kadının, kısa süre içerisinde nasıl “bedenini kaybettiğini” anlatır ve başlangıçta psikiyatrik bir rahatsızlık olarak ele alınır. Ancak sonraları yapılan testlerle kadının, özduyum taşıyan sinirlerinde hasar tespit edilir. Artık anlık bedensel durum bilgisini elde edememekte ve buna göre davranamamaktadır. Bu nedenle ayakları üzerinde duramaz, ellerindekini düşürme, çatalı-kaşığı ya çok sıkma veya az sıkıp düşürme olur. Ayaklarına bakmadıkça ayağının ne durumda olduğu anlayamaz ve anlatamaz, ayakta duramaz. En önemlisi de “bedenini hissetmeme ya da kaybetme” oluşur: “Bedenimi kaybettiğimi hissediyorum. Kollarımı bir yere bırakıyorum, sonra onları başka bir yerde buluyorum... Bedenimi kendine kör ve sağır olduğunu hissediyorum... bedenim kendine duyarsız.”
 ^-----

[13]  Balkan, T., Konuseven, E. İ., Koku, A. B., Başer, Ö., Bideci, S., (2008 ), "Haptic" Dokunma Hisli ve Kuvvet Geri Beslemeli Arayüz Sistem Tasarımı, Tübitak MAG Proje 104M425, 2008: 1-79 ,

Dokunma geribeslemeli “Haptic” cihaz, kullanıcı ile bilgisayar arasında üç boyutlu veri transferi saglayan bir cihazdır. Bu cihaz kullanıcıya sanal ortamdaki bir nesneyi görmenin yanında, bu sanal nesneye dokunma olanagı da saglar. Aynı zamanda bu cihaz ile gerçek bir nesneden veriler alınarak bu verilerin sanal ortamda kullanımı da gerçeklestirilebilir.Günümüzde sanal gerçeklik teknolojisinin gelisimine paralel olarak “haptic” cihazlarının kullanımı, sanayi, egitim ve tıp alanlarında gittikçe artmaktadır. Bu teknolojinin degisik uygulama alanları, farklı bilim dallarına ait disiplinlerarası çalısmaları gerektirdiginden, kendi içinde özgün çalısma konularını da yaratmaktadır .“haptic” arayüz tasarımı, serbest modelleme, sanal ortamda ameliyat egitimi diyerek örnekeleri çoğaltmak mümkün.

^-----

[14] kayıtdışıo3_soruyor: dokunmak sorunun ya da yanıtın bir parçası olabilir mi?

^-----